2/10/2006
Edebiyatın Aynasında Gurbet Resimleri
Bugün dünyanın dört bir yanında 'Türkiye'yi bir sevda haline getirmiş gençler' yaşıyor. Türkçe konuşuyor, haritada Türkiye'nin yerini gösterebiliyorlar. Daha yirmi yıl önce, Orta Asya'nın demirden kafesi kırıldığında oraya mevsimsiz kuşlar gibi gencecik öğretmenler göç etmişti. Örümcek ağlarının bağladığı kapıları açmış, viraneleri imar edip içine gözyaşlarını, sevgilerini ve hülyalarını kattıkları okullar açmışlardı. Tarifsiz acıların küllendirdiği gönüllere ilk onların sesi değmişti. Kapılar açılmıştı, gönüllerin kapısı zaten açıktı yüzyıllık hasretle koşan kardeşe.
Zamanın dışına çıkabilseydik eğer, bir film gibi akan zamanı seyredebilseydik, uzaktan onları görecektik. Göçmenleri… Ayak izlerinde yıldızlar parlayan hicret kahramanlarını… Onların yıldızlı izlerinin dünyayı şefkatli bir anne kucağı gibi sardığını görecektik. Her uğranılan coğrafyada biraz daha büyüyen, bütün dünyayı içine alacak kadar büyüyen bir kalp görecektik. Ve insanların, bu kalbin içine girerken yüzlerindeki şaşkınlıkla bütünleşmiş sevincini... Uzaktan, çok uzaktan bakabilseydik, her coğrafyaya ayak izleri bırakan kahramanların ne izlerindeki yıldızların, ne de içine dünyayı sığdırdıkları kalbin farkında olduklarını, aslında farkında olmak istemediklerini de görecektik.
Kim ne derse desin, bu 'göçmen kuşlar'ın yeryüzüne dağılıp bir sevgi köprüsü gibi her ülkede kurdukları Türk okulları, 21. yüzyılın en önemli hadiselerinden biri olmaya adaydır. Bu okulların, Türkiye'nin imajı ve dünya barışı adına üstleneceği misyon ve elbette hareketin öznesi olan öğretmenlerin serüveni, pek çok sosyolojik araştırmaya konu olacak. Bu konuda kitaplar yayınlanacak, (Bu arada Ufuk Kitapları'nın yayınladığı 'Barış Köprüleri/Dünyaya Açılan Türk Okulları' adlı kitabı anmadan geçmeyelim.) belgeseller ve filmler çekilecek. Daha da önemlisi, Anadolu'dan hicret edip bu ülkelere giden genç öğretmenlerin duygu ve düşünceleri, hatıraları... Sanırım bu okulların adını duyan herkes, hem bu destansı projenin ardındaki insan hikâyelerini öğrenmek hem de o coğrafyaları tanımak için böyle kitapları bekleyecektir.
Kaynak Yayınları'nın başlattığı 'Yurt Dışı Hatıraları' adlı seri, işte tam da bunu gerçekleştiriyor. Yayınevi, büyüttükleri kalp içine bütün dünyayı sığdırmaya çalışan bu 'kahraman'ların hatıralarını yayınlıyor. Yurt Dışı Hatıraları, üst başlığını taşıyan serinin ilk altı kitabı yayınlandı.
Yurt Dışı Hatıraları, edebiyat ve dil zevkini ortalama düzeyde tatmin edebilecek olgunlukta eserler. Okumaya durduğunuzda, bu kitapların gerçekten hatıra türünün bir halkası mı, yoksa hikâye ve gezi türüne ait özelliklerin daha baskın mı olduğu sorusu aklımıza gelebilir. Kitaplar, bizce hatıra türünün bir halkası hem de önemli bir halkası olarak değerlendirilmelidir. Ve burada şu da hemen eklenmelidir ki aslında türler arasındaki çizgi o kadar da kalın ve keskin bir çizgi de değildir. Ancak yazarlar, diğer türlerin imkanlarını da alabildiğine kullanıyor. İç içe kullanılan öyküleyici ve betimleyici anlatım hikâyeyi, yazarlarının yer yer kişisel düşüncelerini aktarmaları denemeyi; tarihî, coğrafi ve sosyal hayatla ilgili bilgilere yer verilmesi, gezi yazısını akla getiriyor. Dolayısıyla bu eserlerde sadece bir türü değil, edebiyatın birçok türüne ait özellikleri bir arada görmek mümkün. Örneğin "Bir Güzel Gurbet Kırım" daha çok hikâye karakteri gösterirken, Afrika'daki Işık'ta gezi notları özelliği ağır basıyor. Mustafa Oğuz'un kaleme aldığı Hicret Resimleri'nde ise hikâye, deneme, gezi ve hatıranın yanına şiir de ekleniyor.
Yurt Dışı Hatıraları'na dil bakımından da epeyce emek verildiğini söyleyebiliriz. Eserlerin tamamında anlaşılabilir, sade ve akıcı bir dil kullanılmış. Sade bir hikâye dilinin kullanılması, kitapların her yaştan ve kesimden insan tarafından kolayca okunmasını, anlaşılmasını sağlayan önemli bir özellik. Hatırayı, belki bir hikâye, bir roman kadar kolay okunamayan, sadece meraklıları tarafından okunabilen bir tür olarak düşündüğümüzde, bu kitapların farkı daha da kolay anlaşılabilir.
Yurt Dışı Hatıraları serisinin asıl önemli ve dikkat çekici yönü ise "ilk" oluşları. Şu an "Türkiye'nin haritada yerini gösterebilen gençler"in dünya yüzünde çoğalması, "yeryüzünde en geniş coğrafyada konuşulan dil Türkçe" nitelemesi aslında inceden bir sosyolojik değişimi gösteriyor. Dünyanın her tarafından yükselen İstiklal Marşı, "insanın olduğu her yerde" dalgalanan Türk bayrağı insanların nereden nereye geldiğini anlatıyor.
Artık nerede insan varsa orada Türkler var. Nerede Türkler varsa orada Türkçe şarkılar söyleyen çocuklar var. Buzullar ülkesinden Afrika'nın ucuna kadar her yerde... Anadolu insanının bu büyük fedakârlık destanı, elbette edebiyata da yansıyacaktır. İşte elimizde tuttuğumuz bu altı kitap, meşalesi Anadolu'da tutuşturulan bu sevgiden köprüler kurma çabasından bize sıcağı sıcağına yansıyan öyküler. Belki de bir büyük destanın ilk satırları… Gelecek bir zamanda dünya yüzündeki bu gelişmeleri sosyologlar incelerken edebiyat tarihçileri de boş durmayacak!
Yurtdışındaki Türk okullarında görev yapan öğretmenlerin yaşadıklarını yazma "geleneği", Ali Tokul'un Akasya Hikâyeleri (Ufuk Kitapları) ile başladı. Yurt Dışı Hatıraları serisi, Akasya Hikâyeleri'nin açtığı yoldan yürüyerek bugüne geldi. Bu seri içinde yer almasa da bu çığırı açan kitap olarak Akasya Hikâyeleri ve devamı niteliğindeki 'Gerçeği Rüyasından da Güzel', adı anılmadan geçilmeyecek kitaplar.
Son bir söz: Yakın bir zamanda Yurt Dışı Hatıraları'nın yedinci kitabının çıkacağını da buradan duyurmuş olalım. Niyazi Sanlı'nın kaleme aldığı kitap, 'Kırılma Noktası: Kafkasya' adını taşıyor.
Bir Güzel Gurbet Kırım
Serinin ilk kitabı, Seher Durmaz'ın Kırım hatıralarından oluşan 'Bir Güzel Gurbet Kırım'. Kitap, Prof. Dr. Cihan Okuyucu'nun 'Gahi gurbet vatan olur gahi vatan gurbetlenir' diye başlayan takdimiyle açılıyor. Okuyucu'nun takdiminden, gurbet ve hasret duygusuna yabancı olmadığımızı, aslında 'gurbetin içimizde' yaşadığını hissediyoruz. Yazarın gözünden, acılı yurt Kırım'da 'gurbet'in kadınlarını ve gurbetteki kadınları görüyoruz. Lanure Teyze'yi, Gülnaz'ı, Dilara Abla'yı, Zehra Öğretmeni ve diğerlerini… Onların yaşantılarını, gurbet hüznüyle birleşmiş ince bir duyarlılıkla anlatan bir yazarın kaleminden okuyoruz. Güzel olan, Türk okulları ve onları hayata geçiren insanların yaşadıklarına ilk kez bir kadının kaleminden ve kadın duyarlığıyla tanık olmak. Cihan Okuyucu'nun deyişiyle, yazar, birkaç fırça darbesiyle önümüzdeki manzarayı canlandıran mahir ressamlar gibi canlı hayat tabloları sunuyor bize.
Dünyanın Dibi Avustralya
Yurt Dışı Hatıraları'nın bu ikinci kitabında, Şeref Yılmaz'ın kaleminden, kanguruların ve aborjinlerin yurdu Avustralya anlatılıyor. Kitap, Avustralya ile ilgili genel bilgiler vererek başlıyor. Ülkeye yeni gelmiş bir Türk'ün gözünden Avustralya'yı tanıyoruz. İlerleyen sayfalarda, Avustralya'yı genel olarak tanımanın yanında, sistemin nasıl işlediğini, devletin eğitim politikasını, Avustralya'nın doğal ortamını, orada yaşayan etnik grupları, bayrakta kullanılan sembollerin anlamlarını, devletin idari yapısını, insan hakları konusundaki uygulamaları dikkatli bir gözlemcinin açtığı pencereden görme, bir edebiyatçının kaleminden okuma imkânını buluyoruz. Bu uzak kıtada varlıklarını sürdürmeye çalışan Türk toplumunun yaşantısıyla ilgili ayrıntılar da yansıyor satırlar arasına. Avustralya'da Türk olarak yaşamanın zorlukları ve "üçüncü kuşak Türk neslinin kimlik sorunları"yla ilgili önemli ipuçları var kitapta.
Yüreğim Asya'da Kaldı
'Yüreğim Asya'da Kaldı' serinin birinci kitabı 'Bir Güzel Gurbet Kırım'ın devamı niteliğinde. Seher ve Şahin Durmaz çifti, adı 'sürgün' kelimesiyle anılan Kırım'da yaşayıp gördüklerini kendilerine saklamamış, yazmışlar. Şahin Durmaz'ın kitabında da Kırım'ın tarihi mekanları, burada yaşayanların acıları, gündelik hayatı, yoksulluklar, sevinçler, hayaller... Ve Türkiye'den giden bir avuç öğretmenin gönüllere girme, o insanlarla bir yürek olma çabasını anlatan hikayeler, hatıralar var. Bugüne kadar bu coğrafyayı Cengiz Dağcı'nın, Aytmatov'un romanlarından ve Batılı yazarların eserlerinden tanıyabiliyorduk. Seher ve Şahin Durmaz'ın çalışması gibi kitaplar bize, bu kardeş ülkeleri ve insanlarını içimizden birilerinin samimi, sıcak bakışıyla tanıma fırsatı veriyor. Bir şeyi daha, bugün varlıklarıyla gurur duyduğumuz okulların hangi fedakarlıklarla kurulup yaşatıldığını...
Osmanlı'nın Yetimi Bosna
Savaşın ve katliamların beyaz zambakları soldurduğu Bosna'yı, Osmanlı'nın yetimi Bosna'yı anlatıyor kitap. Savaş sürerken, geride sevdiklerini bırakıp oraya giden eğitim gönüllülerinin hikâyesini... Yazarı, Yaşar Danışmaz. İlk bölümün başlığı, 'Hoşça kal anne!' ama bu hoşça kal temennisi biraz farklı. Oğlunu savaşın ortasına gönderen bir annenin duyguları… Aslında savaş olmasa da, binlerce kilometrelik mesafelere çocuklarıyla gitmez mi annelerin yürekleri? Bu hicretin başkahramanları annelerin duygularının fotoğrafı… Hemen arkasından gelen "Merhaba Saraybosna" bölümü, her şeye rağmen gitmeyi, savaş da olsa, geride gözü yaşlı bir anne de bırakılsa, hicret atına binerek yeni bir dünyaya 'merhaba' diyebilmenin umudunu özetliyor. Kitap, bir avuç eğitim gönüllüsü gencin, savaşın ardından bu ülkenin çocuklarına kucak açışlarının belgesi gibi.
Afrika'daki Işık
Ömer Said Gönüllü tarafından kaleme alınmış kara kıta Afrika notları. Bu kitap diğerlerinden farklı bir biçimde oluşmuş. Yazar, Afrika'da yerleşik bir hayat sürmemiş. Bunu kendisi de 'Başlarken' bölümünde "… Dünyanın farklı coğrafyalarında pek çok isimsiz kahraman bir destan vücuda getiriyorlar, tarih yapıyorlar. … Ben ise onların arasında değilim ve bunları kolayından kaleme alma işini yerine getiren biriyim." şeklinde dile getiriyor. Yazar, kitabı üç hafta süren Afrika yolculuğu sırasında günlüğüne kaydettiği notlarla oluşturmuş. Bu nedenle derinlikli portreler ve uzun zamana yayılmış olaylar yer almıyor kitapta. Bir gezginin kaleminden Fas'ı, Senegal'i, Moritanya'yı, Gambiya'yı ve buralardan dokunaklı insan manzaralarını okuyoruz. Ö. Sait Gönüllü'nün son derece doğal, akıcı bir dili var. Kısa notlarla bir kıtanın insanlarını ve hayat tarzını yaşatıyor bize. Evet, notlar kısa; ama çağrışımları çok uzun...
Hicret Resimleri
Hicret Resimleri'nin yazarı Mustafa Oğuz, dört yıl Kazakistan'da, üç yıl Dağıstan'da bir eğitim gönüllüsü olarak çalışmış. Türkiye'ye döndükten sonra da Kuzey Irak ve Kırım'a kısa süreli yolculuklar yapmış. Orta Asya'da bulunduğu süre içinde Özbekistan'ı dolaşma fırsatı bulmuş. Hicret Resimleri, bu ülkeler gezilirken tutulan notların kitaplaşmış hali. Oğuz, yaşananları 'gerçekçi bir dille' anlatmayı seçtiğini, kitabın sunuş bölümünde belirtiyor. Hicret Resimleri, yazarın Türkiye'den uçağa binişiyle başlıyor, Kırım seyahatinden İstanbul'a dönüşle sona eriyor. Mustafa Oğuz, kullandığı dille, arada geçen zamanı okura da yaşatıyor. Kitabın en belirgin özelliği de bu. Hicret Resimleri'ni okumaya başladığınızda, sizi yazarın anlattığı yerlere gitme, oraları görme, o insanları tanıma arzusu karşılıyor. Aynı zamanda bir şair olan Mustafa Oğuz; günlük, hatıra ve hikayelerin arasına şiirler de serpiştirmiş.
Ümit Meriç:
Günümüzün Evliya Çelebileri dünyaya ışık saçıyor
Makamı cennet olsun Evliya Çelebi'nin İstanbul Eminönü'nde -bugünlerde baştan sona elden geçen bir mescitte- namaz sonrası uyuyakaldığını ve manada, camiye pek çok nurani zatın ve ashabın girmesinden sonra Resulü Ekrem Efendimiz'in teşrif ettiğini gördüğünü hep biliriz. Çelebi, teşrif-i Hazreti Risalet Penahi'den o kadar büyük bir heyecan duymuştur ki, hemen yerinden doğrulmuş, o telaş içinde 'Şefaat ya Resulallah!' diyeceği yerde 'Seyahat ya Resulallah!' demiştir. Yirminci yüzyılın son on yılında ise sadece İstanbul'da değil Anadolu'nun dört bir kesiminde yüzlerce, binlerce genç insan aynı rüyayı gördü. Üstelik hepsi de uyanıktı bu insanların. Onlar da Çelebi gibi seyahat istiyorlardı. Ama yanlışlıkla 'seyahat' demiyorlardı. Çünkü onlar, seyahati şefaatlerine bir vesile olsun diye istiyorlardı. 'Şefaatimiz için seyahat ya Resulallah!' diyorlardı. İşte o güzel insanlar, o günlerden bu günlere en güzel atlara bindiler ve dünyanın dört bir diyarına gittiler. Hepsinin heybesinde ışık dolu kitaplar var. Gittikleri yerlere bu ışık insanlar, beyinlerindeki ve yüreklerindeki aydınlığı götürdüler. Oradaki mumları da ilim ve irfan ateşiyle yakarak gurbet diyarlarını da nura gark ettiler. Şimdi sıra bu yeni çelebilerimizi dinlemeye geldi. Kimi yüreğini Asya'da bırakan, kimi dünyanın dibi Avustralya'da bir dünya pehlivanı gibi kıtayı yükseltmek için çalışan bu insanlar, dünyayı kendilerine gurbet bilmiyorlar. Zira onlar yeryüzü kendisine mescit kılınan bir Peygamber'in ümmeti olarak dünyanın beş kıtasında beşikten mezara kadar tahsil etmiş oldukları ilimleri, beşikten mezara kadar orada yaşayan insanlara da tahsil ettiriyorlar.
Cihan Okuyucu:
Onlar, sessiz tarihin gösterişsiz aktörleri
Birçok insan gibi ben de yurtdışı gezilerimde bu destanın isimsiz şairlerine, onların zorluklarına, ümit ve ümitsizliklerine şahit oldukça şöyle düşünmekten kendimi alamamıştım: "Bütün bu yaşananların senaryosunu kim yazacak, bu heyecanları hangi kalp, kalem ve kâğıtla buluşturacak? Yaşadığımız tarihi yazmaya ne zaman başlayacağız? Yoksa bu sessiz tarihin satır araları böylece nisyan sisleri altında yitip gidecek mi?" Şimdi, çok geniş bir coğrafyaya ait 'Hicret' hikâyeleri serisini incelerken, bu temennimin kısmen de olsa gerçekleşmesinden mutluyum. Yaşayanları ve yazanlarıyla ey bu sessiz tarihin gösterişsiz aktörleri! Bir zamanlar vatan olan bütün bu coğrafyalarda sizin gayretlerinizle yeni bir ruh filizlenecek ve bu topraklar sizin terinizle, sizin mürekkebinizle, sizin gözyaşlarınız ve göz nurunuzla karılarak yeniden vatan haline gelecektir. O kutlu binaya birer tuğla olabilenlere ve bu oluşun hikâyesini kalem ve kâğıtla buluşturabilenlere ne mutlu!
Abdullah Aymaz:
Hatıraların yazılması çok mânâlı
Hayatını eğitime adamış isimsiz kahramanların sayesinde Anadolu'nun gülümseyen yüzünün aksi, dünyaya yayılmaya başladı. Çünkü dünyanın birçok ülkesi insan eksenli bir eğitimleri olmadığı için çıkmaza girdi. Ümit ediyorum ki, çok yakında eğitim gönüllülerimizin sergilediği alternatif eğitime hepsi koşacaklar. Bu meselenin bir yanı. Meselenin en az birincisi kadar kıymetli diğer yanı ise bu faaliyetlerin kayıt altına alınmasıdır. Bu kayıt altına alma işi de en kestirme, yazarak yapılabilir. Bu bakımdan Kaynak Yayınları'nın "Yurt Dışı Hatıraları"nı çok manalı buluyor ve seriye emek veren herkese teşekkür ediyorum.
Harun Tokak:
Hicretin ilk meyveleri
Kaynak Yayınları'nın, 'Yurt Dışı Hatıraları' başlığıyla yayınladığı seri, ülkemizin yetiştirdiği müteşebbis ruhlu himmet ehli nesillerin, çoğumuzun adını bile duymadığı ya da bizim için tarih ve coğrafya kitaplarında kalmış ülkelere giderek kurdukları dünyaların hikâyelerini anlatıyor. Gecesi, günü, insanı ve mevsimi birbirine hiç benzemeyen onlarca ülkeye yalnızca 'insan olma' ortak paydasından hareketle gidildi. Bugün yavaş yavaş meyveleri görülmeye başlanan bu hareketin hikâyeleri de konuşuluyor, yazılıyor.
Reşit Haylamaz:
Seri, onlarca kitaba ulaşabilir
Yurt Dışı Hatıraları serisi, gerek yurt içinden gerekse yurtdışından gelen yoğun istekler doğrultusunda hazırlandı ve okurların beğenisine sunuldu. Esasen hatıraların aynasında edebiyat, insan zihnini anlamanın yolunu açan bir araç, huzur ve itminan kapısını aralayan bir ayaktır. Bu yönüyle, Türk milletinin adsız kahramanlarının yazdığı kalbi destanın yazılı edebiyata aktarılması olarak vasıflandırılabilecek bu serinin, ilerleyen yıllarda onlarca kitaba gebe olduğunu şimdiden söylemek hiç de zor değil. Zira bütün edebiyatın kaynaklandığı malzemenin anı olduğuna inanan ben, tarih yapmaktan tarih yazmaya vakit bulamayan atalarımızın evlatlarının, artık ne yapıp edip tarihlerini yazabilecekleri zamanı kendilerine ayırmaları gerektiğini düşünüyorum. İnşallah yayınevimizin attığı bu adımlar, bizleri ve okurlarımızı doğru sahillere ulaştıracak birer liman özelliği taşır.
1/10/2006
büyük iskenderin vasiyeti
Büyük İskender bir gün vezirlerini toplamış ve onlara:
- “Ben öldüğümde cenaze merasimimi söylediğim gibi yapın” demiş ve anlatmış:
“Ülkemin dört bir yanından tebaamdan olan insanları çağırın! Cenazemin önünden askerlerim yürüsünler silahlarıyla, Cenazemin sağından âlimler yürüsünler kitaplarıyla, Cenazemin solundan zenginler yürüsünler mallarıyla, Cenazemin arkasından ise fakirler ve garipler yürüsünler gözyaşı ve dualarıyla! Sağ elime bir Altın küre verin, sol elimi ise boş bırakın, taa ki mezara dek!”
Vezirler Büyük İskender’in bu söyledikleri karşısında şaşırmışlar
ve “Bunu bilse bilse Büyük İskender’in hocası Diyogen bilebilir" demişler ve Diyogen'e sormaya karar vermişler.
Vezirleri dinleyen Diyogen açıklamış:
- " İskender’in ne kadar büyük olduğunu bir kez daha anladım" demiş ve ilave etmiş:
“Cenazenin önünden yürüyen askerler O’nun ölümüne silahlarıyla dahi engel olamadılar. Cenazenin sağıdan yürüyen âlimler O’nun ölümüne kitaplarıyla dahi engel olamadılar. Cenazenin solundan yürüyen zenginler O’nun ölümüne mallarıyla dahi engel olamadılar ve cenazenin arkasından yürüyen fakirler ve garipler O’nun ölümüne gözyaşı ve dualarıyla dahi engel olamadılar! Sağ elindeki altın küre ise bu dünyada sahip olabileceği her şeye sahip olduğunu, sol elinin boş olması ise, ‘Bu dünyadan ELİ BOŞ geldim, ELİ BOŞ gidiyorum!’ dediğini gösteriyor.” (Teşekkürler Mihriban) gulsah eczanesi bucak
26/9/2006
hayatın içinden
| Dimitri: Kendimi bir tüy kadar hafif hissediyorum | ||||||
ÖMER ŞAMİL KAFKAS Dimitri Patraman. Ona kısaca Dima diyorlar... Moldova’nın Gagauziya bölgesindeki Komrat (Kömürat) şehrinde doğmuş. Şu an 23 yaşında olan Dima, İslam’la yeni tanışmış bir insan. Onun ve annesinin hayatı dinleyenlere ibret dolu tablolar sunuyor. Onlar aslında, gerçek imanla insanların ne kadar büyük bir huzura erebileceğinin canlı şahitleri.
Dima’nın çocukluğu Rusya’da geçmiş. Babası aslen Gagavuzlardan, annesi ise Rus kökenli. Anne ve babası Rusya’nın kuzeyindeki Magadan bölgesindeki altın madenlerinde çalışmışlar. Rusya’nın çok soğuk olduğunu, hava sıcaklığının eksi 50 derecelere düştüğünü anlatıyor. Dima, bu soğuklara dayananamış, hastalanmış, romatizma olmuş, bacaklarının alt tarafı bir süre sonra tutmaz olmuş. Onu muayene eden doktorlar, “Bu çocuğu sıcak yerlere götürün, yoksa asla iyileşmez!” demişler. Ve 1993’te Moldova’ya geri taşınmış aile. Bu dönemi anlatırken Dima, “İlahi inayet!” diyor; çünkü onun hayatını değiştiren Türkler de o dönemlerde gelmişler oralara. Kaderin, onlarla yollarını kesiştirmek için oraya sürüklediğine inanıyor. Sovyetler yeni parçalanmış ve o dönemlerde de zaten Moldova’da ekonomik durumlar çok kötüymüş. Babası da bir umut, çalışmak için Türkiye’ye gitmiş. Dima da bir Rus okuluna başlamış. Oradaki bir Rus arkadaşı, “Buraya Türkler gelmiş, isteyenlere Türkçe öğretiyorlar.” demiş. Babasının da Türkiye’de olmasından dolayı ilgisini çekmiş. “Babam oradaysa, öğreneceğim Türkçe bir işime yarayabilir.” diye düşünmüş. Ayrıca o Rus arkadaşının, bu Türklerin misafirperverliğinden ve yardımseverliğinden bahsetmesi merakını daha da celp etmiş. Rus okuluna giderken, bir yandan da Türklerin yanına gidip gelmeye başlamış. Oradaki Hasan adlı bir Türk’ü hiç unutamıyor. Kış ortasında bile bahçede botlu, kabanlı futbol oynadıkları günleri zevkle anlatıyor ve ekliyor: “Artık romatizma ağrılarımı unuttum, tamamen iyileştim!”
Fedakâr Türkler Oradaki Türklerden neden çok etkilendiğini sorduğumuzda, “Fedakârlıkları!” diyordu hemen ve açıklıyordu: “Fakirdik, elimizde hiçbir şey yoktu. Onlar ise çok fedakârdı ve paylaşmacı bir ruha sahiplerdi. İhtiyacımızı hissettiklerinde üzerlerindeki gömleklerini, ceketlerini bile çıkarıp verirlerdi. Oralarda böylesi şeyler hiç görülmemiş bir şeydi! Bir insanı mutlu etme ve iyilik adına böyle bir iyilik yapma... Biz ilk onlarda gördük!” 1994’te babasını kaybetmiş ve annesiyle baş başa kalmışlar. Kendisini toparlayıp okumaya devam etmiş. Bu sıkıntılı anlarında o Türklerin varlığı ona moral kaynağı olmuş. O dönemlerde Türkçe adına sadece iki şey biliyormuş: “ekmek” ve “n’aparsın?” Türklerin yanında Türkçeyi öğrenmiş. Öğrendikçe de ilgisini çeken hususları sormaya başlamış. İlk sorusu da şu olmuş: “Çevremdeki insanlar içki içiyorlar, kötü sözler konuşup duruyorlar. Sizde neden yok bunlar? Sizin farkınız nereden geliyor?” Sonraki sorusu da: “Bu fedakarlığınızın kaynağı ne?” Onların cevabı, “Asıl biz senin şaşırmana şaşırdık; çünkü bizim kültürümüzde bunlar çok normal şeyler.” olmuş. Bu cevap onda daha bir hayranlık uyandırmış ve onlar gibi olma hayali uyanmış içinde.
İslam’a ilgi giderek artıyor Yanına uğradığı bazı zamanlarda Hasan abisinin bir odaya çekilip namaz kıldığını görmüş ve bu çok ilgisini çekmiş. Bir gün onların evine ziyarete geldiğinde de Hasan abisi namaz kılması için müsait bir yer istemiş. O, namaz kılarken, o da ona bakakalmış. Onu otobüs durağına uğurlarken de, uzun süredir içinde tuttuğu düşüncesini açmış: “Hasan abi artık ben de Müslüman olmak ve namaz kılmak istiyorum!” O da, “İyi düşün, bak böyle kararlar önemli kararlardır, geri dönüşü de olmaz. Ailenin, annenin de görüşünü al.” diye cevaplamış. Bunun üzerine de düşüncesini annesine de açmış. Annesi de, “Oğlum; bu hayat senin ve karar verecek olan da sensin.” demiş. Bunun üzerine konuyu ikinci defa Hasan abisine açmış ve ondan yine aynı cevabı almış: “Bir başka zaman...”
“Gel bitirelim şu işi!” 22 Nisan 1997 tarihi onun için çok önemli bir tarih. Bu tarihte üçüncü kez meseleyi açtığında ve Hasan abisi yine, “İyi düşün.” dediğinde, “Yeter artık Hasan abi, ben Müslüman oluyorum!” demiş. Ve sormuş: “Müslüman olmak için çok şey lazım mı?” O da, “Kelime-i şahadet denilen bir cümleyi söylemen yeterli.” diye cevaplamış. Bunu duyunca çok şaşırmış Dima; çünkü o çok daha teferruatlı bazı “ritüeller” bekliyormuş. Bunun üzerine, “Hadi, ne gerekiyorsa yapalım, bitirelim bu işi!” demiş. Hasan abisi önce kelime-i şehadetin anlamını açıklamış, sonra da bu kelimeyi kalple tasdik ederek söylemesi gerektiğini anlatmış. Hasan abisi kelime kelime söylemiş, o da tekrarlamış, böylece kelime-i şahadet getirmiş. Sonra da Hasan abisinin tavsiyesi üzerine banyo yapmış, ona çok değişik ve etkileyici gelmiş; her şeyden arındığını simgeleyen bu davranış... Banyodayken kulağında hep Hasan abisinin sözleri yankılanıyormuş: “Şu andan itibaren bütün günahların temizlendi.” Banyosunu yaparken bütün hayatı gözlerinin önünden şöyle bir geçip gitmiş; hata ve yanlışlık olarak gördüğü bütün davranış ve sözleri... Hepsinden arınmış olarak, büyük bir huzur kaplamış içini. “Bütün bu veballerimden arınıyorum şimdi!” diye sevinmiş.
Ve ilk namaz
“Benim için en önemlisi namazdı.” diyor Dima. Namazın nasıl kılındığını Hasan abisine tek tek yazdırmış. Hasan abisinin ona ilk öğrettiği şey “Besmele” imiş. “Bismillah her hayrın başıdır.” demiş, o da o mübarek kelime ile başlamış yola. Hasan abisi ona bir de namaz surelerinin olduğu bir kitapçık hediye etmiş. İlk namazlarını bu kitapla kılıyormuş. O zamanları gülerek anlatıyor: “Bir elimde o kitap, namazı öyle kılıyordum, rükua ve secdeye giderken onu bir kenara bırakıyordum, kalkarken tekrar alıyordum. Sureleri ezberleyinceye kadar böyle devam ettim.” Mayıs ayında da lise sınavlarına girmiş ve birinci olarak, burslu okuma hakkı kazanmış. Bunu da mânâ âleminden bir teşvik olarak görmüş ve şöyle düşünmüş: “Git, doğru yoldasın!” Okulu başkentte imiş ve okulunun yurdunda kalıyormuş. Kimselere Müslüman olduğunu açıklamıyormuş o zamanlar. Namazlarını da tenhalarda eda etmeye çalışıyormuş. İlk defa annesinden ayrıldığından bu hayat ona çok zor gelmiş. Yine orada da Hasan abisi imdadına yetişmiş. Annesiyle konuşması için ta uzaklardan ona telefon kartı gönderirmiş, oralara gelip gidenlerle... O da her gün annesini arar ve onunla konuşur, hasret giderirmiş gözyaşlarıyla...
Hasan abiyi unutamam Her sıkıntı anında Hasan abisinin yardım elini görmüş ve bunları hiç unutamamış: “Bir kış ortası izne annemin yanına gitmiştim. Annem de ekonomimize faydası olsun diye Türkiye’ye mal satmaya gitmişti. O akşam Hasan abi aramıştı, evde yalnız olduğumu duyunca, ‘Meraklanma, korkma. Çıkar gelirim yanına.’ demişti. İki saat sonra, bir gece yarısı kapım çalınmıştı. Heyecanlanmıştım, kim olabilir ki diye... Kapıyı açtığımda Hasan abim karşımdaydı. Kar içindeydi ve ona sımsıkı sarıldım. Üzeri keskin bir mazot-benzin kokuyordu. ‘Abi bu koku ne böyle?!’ diye sordum. Yolda otostop yapmış, bir kamyon denk gelmiş, onunla gelebilmiş buralara...” Bunları anlatırken sesi titriyor ve çok duygulanıyordu Dima.
Üniversite koşturmacası başlıyor
Dima önce hukuk fakültesine giriyor, orayı kendine uygun bulmuyor ayrılıyor ve yabancı diller bölümüne geçiyor. “Zaten İngilizceyi biliyordum.” diyor ve ekliyor: “İspanyolca gramerini de öğrendim. Bir 4 yıl daha okumama gerek yok diye düşünmeye başladım.” Bir gün evine izne gittiğinde 2 yıldır hiç açmadığı bir çekmeceyi açtığında bir otomatik 0,5 kurşun kalem görüyor. Bunu, ilk Müslüman olduğu gün Hasan abisi hediye etmiştir. Onu elinde çevirirken üzerindeki bir yazı dikkatini çekiyor: “Journalist (gazeteci-muhabir)”. Bunu bir işaret olarak kabul ediyor ve şöyle düşünmeye başlıyor: “Yahu sen boşu boşuna uğraşıp duruyorsun, asıl kaderin ta başta çizilmiş de haberin yok!” Ve o zaman gazeteci olmaya karar veriyor. Bölümünü yeniden değiştiriyor. Diğer öğrencilere elinden geldiğince yardımcı olmaya çalışırken bir yandan da oranın en büyük radyolarından birisinde çalışmaya başlıyor. Onlar, onun haberleri sunmasını isteseler de o DJ’liği tercih etmiş. Şu an 4. sınıfa geçmiş durumda ve bir haber ajansında muhabir olarak çalışmaya başlamış. Ajansta Rusça ve Romence haberlerin Türkçeye çevrilmesi işini de yürütüyormuş.
Anne Lubov Patraman: Ya kak pörişka!
Rus asıllı olsa da Moldova’da doğmuş annesi. Anneannesi ise Rusya’dan gelmiş. Anne Lubov Hanım şu an 46 yaşında ve Moldova Komrat’ta yaşıyor. Geçen Ramazan ayında o da İslâm’la müşerref olmuş. Dimitri yani kısaca Dima, annesinin Müslümanlığa giden sürecini şöyle anlatıyor: “Annemin Müslüman olmayışına çok üzülüyordum. Kur’an okurken, Müslüman olmayanların ahiretteki hallerini gördükçe içim parçalanıyordu. Annem bir Yaratıcı’ya inanıyordu ve O’na dua etmenin yeterli geldiğine inanıyordu. Ben Kişinev’de, o ise Komrat’ta idi; ama benim üzüldüğümü biliyordu. Ve bir gün izinde iken, ‘Anneciğim, bu dünyada bazen ayrı kalıyoruz böyle. Belki de ahirette sonsuz ayrı kalacağız, işte ben buna üzülüyorum!’ dedim. Bunun üzerine o da çok üzüldü, sarsıldı ve o günden sonra düşünmeye başladı. Her yanına gittiğimde de Kur’an’dan önemli gördüğüm bazı yerleri okuyordum, özellikle de cennet ile ilgili kısımları. 2005 yılının Ramazan ayının 14. günü. Yine o sabah Allah’a bu meramı için dua ediyormuş; ama bu seferki halet-i ruhiyesi bir başkaymış: “Hiç o kadar samimane dua etmemiştim. İçimde bir çığlık olmuştu dileğim! Eve gittim, annem akşam yemeği hazırlamıştı. İftarımı açtım. Annem yine beni üzüntülü görmüştü. Her zamanki gibi halimi hatırımı sordu, ben de, ‘Anne, her şeyim iyi, yolunda; ama bir şey var ki, beni devamlı olarak üzüyor.’ dedim. Ne olduğunu sormadı, anlamıştı. Sustu epey bir, şöyle bir baktı ve, ‘E tamam o zaman, Müslüman olayım!’ deyiverdi. Çok şaşırmıştım. Sonra, ‘E nasıl olacağım?’ diye sordu, ben de, ‘Kelime-i şehadet getirmen yeterli.’ dedim. ‘İyi o zaman, yemeğini bitir de olayım.’ dedi. Ben de heyecanla; ‘Yok, o kadar beklemene gerek yok.’ dedim ve ona kelime-i şehadeti söyledim, o da tekrarladı ve Müslüman oldu! Sonra gitti bir duş aldı. Geldiğinde kendisini nasıl hissettiğini sordum: ‘Ya kak pörışka!’ yani, ‘Bir tüy kadar hafif!’ dedi. Tam da benim hissettiğimi hissetmişti o da demek.” Annesine iki hafta sonra tekrar duygularını sorduğunda da Dima şu cevabı almış: “Dünya tam bir anlam kazandı. Bundan önce çok sıradan ve mânâsızmış!”
Ya diğerleri?!.
“Şimdi de annem; benim ona üzüldüğüm gibi, kendi annesi için üzülüyor.” diyor Dima. Annesinin üzüldüğü bir gün şöyle demiş ona: “Anne, sen de kendi annene dua et, Allah her kapıyı açar!” Dima da boş durmuyor ve anneannesi Nadejda’nın (Rusça ‘ümit’ demekmiş) imanın tadına varması için bol bol dua ediyormuş. Sadece onun için değil; teyzesi Svetlana, dayısı Genadiy için, babaannesi Anna için... Tam bir eski Gagavuz olan ve eski Osmanlıları çağrıştıran ve şu an 80 yaşında olan babaannesi Anna eskiden beri Zebur okurmuş. Dima son zamanlarda onu ziyarete gittiği bir gün, Babannesi onun oruçlu olduğunu öğrenince, onun inançlı birisi olmasına çok sevinmiş. Dima diyor ki: “O bana Allah’ı anlatırken ağlıyordu ve aynen şöyle dedi: ‘Allah pek kavi!’ İnşallah o da bu imanla Peygamber Efendimiz Hz. Muhammed’i (sas) de tanıma şerefine nail olur.”
| ||||||
24/9/2006
çok okuduğumuz ama anlamını bilmediğimiz dua
Müftüleri bile imtihan etmiş, manasını tam verememişlerdi. Çok okuduğumuz halde, mealini bilmediğimiz en mükemmel duadan bahsediyorum.
Yaz tatilinde adetim üzere İstanbul'da Çamlıca'da hizmet veren Mustafa Tezcan Uşaki Hazretleri'ni ziyarete gitmiştim. Kuvvetli hafız olan ve Kuran'ı her hafta bir kere sürekli ezberden okuyan kurra hafız hocam, ziyaretine gelenleri Kuran'dan imtihan eder, eksiklerini tamamlar. Milletimizin en büyük eksikliği okuduğu Kuran'ı anlayamamasını bir kenara bırakın, namazda okuduklarının bile anlamını bilmemesidir. Dünyevi işler o kadar çok zamanımızı öldürüyor ki, Allah'ın biz kullarına gönderdiği ilahi mektubu sadece Arapçasından okumakla kalıyor, mealini bilmiyoruz, hele tefsirini hiç bilmiyoruz. Kuran'ı okumakta pek çoğumuzun aklına sadece Ramazan ayında geliyor.
Tezcan Hoca'yı, önüne 9 adet aynı kalınlık ve ciltde bir eser dizmiş, birine Osmanlıca birşeyler yazarken buldum. Hoşgeldin 'Kanada Fatihi' diye karşıladı. Eskidende ' Azerbaycan Fatihi' derdi. Hep hüsnü-zan eder, dua mahiyetinde konuşur. 'Gel bak bakalım, son yazdığım bu eseri beğenecek misin?' dedi. Elime aldım, evirdim çevirdim, sayfalarını karıştırdım. Osmanlıca eserin Kuran'dan çıkarılan şifrelerle donatılmış biçimde yeni bir konuyu açıkladığını farkedebildim. Ancak doğrusu ne olduğunu anlayamadım. Bilmiş gibi biraz küstahlık yaparak: Üstadınızın hattına benziyor el yazınız; şifreler ha! dedim sadece...
Evet dedi, çırakların hattı üstadlarına benzer. Şifreler konusuna gelince; bu Kuran'ı 7 güzel makamında okumak için, kurra olmak için yazılmış bir eser. Tezcan Hoca, Türkiye'de parmakla sayılı miktarda kalmış kurra hafızlardan. Kuran'ı güzel okuma ilminde 10 makam vardır, ancak bunlardan 7'si kurra olmaya yeter, zira 3'ü birbirine çok yakındır ve pek kullanılmaz. Elindeki eseri internetde hazırladığımız web sayfasına koyuyoruz; 7 makamda okumayı sesli ve görüntülü olarak öğretmeye çalışacağız dedi. Ayrıca Arap ülkelerinde de yayımlanacak... Allah razı olsun bu güzel hizmeti yapanlardan; size yakışan budur dedim.
Heyecanlandım. 'Helal olsun hocam, bu dünyada bir ilk' sözleri farkında olmadan dudaklarımdan döküldü. Evet, bir ilk dedi. Sohbet koyulaşınca, maziyi andık; bir buluşmamıza gelemediğim için hakkını helal etmek karşılığında verdiği 8888 defa ' Estagfirullah ve etübü, ileyh' okuma cezasını hatırlattım. Oysa hayati tehlikesi bulunan bir hastayı hastaneye yetiştirdiğim için gidememiştim, ama mazaret kabul etmemişti. Okumuş ve hakkını helal ettirmiştim. Bu ceza sayesinde hiç bir randevuya geç gitme veya gitmemezlik yapmadığımı söyledim. 'Ne hayırlı bir cezaymış' dedi.
İmtihan faslı başlamıştı. Yanıma gelen müftüleri, hocaları imtihan ettim, onlar dahi hergün okudukları Kunut dualarının Türkçe mealini tam bilmiyorlar diye yakındı. İmam bilmezse cemaat nereden bilsin. Sen biliyor musun diye nezaketinden sormadı. Bilmediğimi anlamıştı. Sana Kuran hediye ediyorum, 1439. Kuran verdiğim adamsın. Bunun zekatı; bu duaların anlamını önce eşin ve çocuklarından başlayarak yakın çevrene öğretmektir demekle kalmadı, bunları yazdığı bir kağıda uzattı.
İşte Kunut duaları ve Türkçe meallari: ( Latin alfabesinde yazdığım için galatlar oluşuyor; ezberleyenler Arapçasından mahreçleriyle, kuralıyla ezberlesin)
Allahümme inna nestaginüke - Allahım! Biz, Senden yardım dileriz.
Ve Nestağfiruke - Allahım! Günahlarımızı örtmenizi isteriz.
Ve Nestehdike - Allahım! bizi doğru yola iletmeni ( Sırat-ı müstakimi) isteriz.
Ve Nu'minubike - Allahım! Sana iman ederiz.
Ve Netubü ileyke - Allahım! Tevbe edip Sana döneriz.
Ve Netevekkelü aleyke - Allahım! Bütün işlerimizde Sana dayanır, Sana güveniriz.
Ve Nüsni - Allahım! Seni överiz.
Aleykelhayra küllehu - Allahım! Bütün hayırlar Sendendir.
Neşküruke - Allahım! Verdiğin bunva nimetlerden dolayı Sana şükrederiz.
Vela Nekfürük - Allahım! Sana karşı nankörlük yapmayız.
Ve Nahlau ve netrukü men yefcüruk - Allahım! Sana karşı nankörlük yapan günahkarı bir yana iter, ondan ayrılırız. Onunla ilgimizi keseriz.
Allahümme iyyake nagbüdu - Allahım! Yalnız Sana kulluk ederiz.
Veleke nüsalli - Allahım! Yalnız Senin için namaz kılıp niyaz ederiz.
Venescüdü - Allahım! Yalnız Sana secde ederiz.
Ve ileyke nes'a - Allahım! Yalnız Sana koşarız.
Venahfidü - Allahım! Bize emrettiğin ibadetleri koşa koşa coşa coşa, sevinçle üşenmeden yaparız.
Nercü Rahmateke - Allahım! Rahmet'ini umarız ( Rahmet'inin çok olmasını ve devamını dileriz)
Venahşa Azabek - Allahım! Azabından korkarız.
İnna Azabeke bilküffarı mülhik - Allahım! Şüphe yok ki, Azabın kafirlere ulaşır.
İkinci imtihanım daha zordu. Kanadalı oldum ve İngilizce öğrendim diyorsun diye söze başladı ve devam etti: Oku bakalım Fatiha süresinin İngilizcesini.
Tık yok, bir türlü çeviremedim. Türkçesini bilmiyorumdur diye mealini okuyarak İngilizcesini bekledi, yine benden ses çıkmadı. Tezcan Hoca, heyecanla ayağa fırladı, ellerini havaya kaldırdı ve sağa sola kollarını sallayarak, sanki karşısında meydanda toplanmış binlerce kitle varmış gibi İngilizcesini okumaya başladı.
Aman Allahım! Oda ne? Bir Amerikalı gibi, aksansız İngilizce kullanıyordu. Oku bakalım, Ayetel Kürsi'nin şu ayetinin İngilizcesini dedi. Yine çeviremedim. Halen ayaktaydı ve kendisi yine kusursuz bir İngilizceyle mealini verdi. Bismillahirrahmanirrahim'in İngilizcesini sordu. Nihayet bildiğim bir soru çıkmıştı. Ama, bunca yıl Allah'ı İngilizce anlatmak adına fazla bir iş görmediğimi anlamıştı. Kuran ayetlerinin İngilizce tercümesinin karşılığı ancak ezberlenerek bulunabilir. Tefsir edersin, ama tam karşılığı olmaz.
- Dersimi aldım dedim. İngilizce öğrenmenin zekatı, bu dilde Allah'ı anlatmaktır.
Acaba gerçekten Tezcan Hoca İngilizce öğrenmiş miydi? Hafız olduğu için çok iyi kulaktan öğrenme kabiliyeti olduğunu hatırladım. Mahreç ilmi konusunda üstad olduğu için herhangi bir dili aksansız öğrenebilirdi. Şu yazdığın kitapları getir, üstünü İngilizce yaz ve bana hediye et; üç-dört tanede fazla getir, gelenlere hediye edelim dedi. Şimdi imtihan sırası bende dedim içimden. Aklıma bir cinlik geldi. İki kitabın üzerini yazarken değişik ağır kelimeler kullandım. Baktım, okuyamıyor. Ne yazdın buraya yahu! diyor. Anladım ki, Tezcan Hoca, İngilizceyi sadece Kuran'ı anlatmak için belli ayetlerin tercümesini ve toplumlara kısa hitabeti öğrenmiş. Hiç çaktırmadım. Helal olsun valla!
Gerçektende bu kısa ziyaretde dersimi almıştım. Bu yazıyı okuyanların zekatı; yukarıdaki Kunut dualarını mealleriyle ailelerinden başlayarak çevrelerine öğretmeleri ve eğer İngilizce veya başka bir dil biliyorlarsa başka dinden olanlara Kuran'ı, Allah'ı ve Peygamberini nasıl anlatacakları üzerine kafa yormaları, hiç olmazsa Fatiha süresinin İngilizcesini veya bildikleri dilde ezberlemeleridir.
Herkese hayırlı ve uğurlu Ramazanlar efendim!
FARUK ASLAN- SONSANİYE.NET
24/9/2006
ÇOLPAN ŞİİRLERİ
BUZILGAN ÖLKEGE
Tamçıları yamğır kebi uçarken,
Türkiye Türkçesiyle
BOZULAN ÜLKEYE
Damlaları yağmur gibi uçarken,
EMELNİN ÖLİMİ
Türkiye Türkçesiyle
EMELÎN ÖLÜMÜ
YANGIN
Talanmagan, yıqılmagan yer yoq, Güdekler neyzebaşıda...
(Haber)
Nege menim kulağımda tün ve kün
Bayquşlarnın şumlı tavşı baqırar?
Nege menim barlığımga her oyun
Ve her külgi ağu seper, ot qoyar?
Könglim kebi yıqıq üyler, qışlaqlar,
Bayquşlarge buzuq köksin açkenmi?
Ata-ana, tanış-biliş, ortaqlar
Yurtnı teşleb, tağ ve taşge qaçqanmı?
Şunday kette bir ölkede yanmağan,
Yıqılmağan, talanmagan üy yoqmı?
Bir köz yoqmı qanlı yaşı tammağan,
Bütün köngil ümidsizmi, sınıqmı?
Pâdelernift yaylavıda böriler
Qanğa toyğaç, uvlaylarmı köpleşib,
Yıqıqlardan ölcelerni toplaşıb,
Otmı qoyar alvastılar, periler?
YANGIN
Talan edilmeyen, yıkılmayan yer yok,
Bebekler süngü ucunda...
(Haber)
Niye benim kulağımda gece gündüz
Baykuşların uğursuz sesi çınlar?
Niye benim hayatıma her oyun
Ve her eğlence zehir saçar, ateş koyar?
Gönlüm gibi yıkık evler, viran köyler,
Baykuşlara harap kucağını açar mı?
Ana baba, tanış biliş, bütün dostlar
Yurdu terkedip dağlara taşlara kaçar mı?
Yıkılmayan, yağmalanmayan ev yok mu ?
Bir göz yok mu kanlı yaşı akmayan,
Bütün gönüller ümitsiz mi, kırık mı?
Sürülerin yaylasında börüler
Kana doyunca ulurlar mı birleşip?
Viranelerden ganimetler toplayıp
Ateşe mi verir albastılar, periler
bulaqlardan bir şiiri
Tabiatnın bütün yaman tamam
Tabiatın bütün yaman tarafı
Şu ölkege faqat cilve qıldımı?
Bu ülkeye sadece cilve mi yapar?
Möminlernin aq vicdanı, iymânı
Müminlerin ak vicdanı, imanı
Şam söngendey tinsizgine söndimi?
Bir mum gibi boğulup söndü mü?
Qılıç]arrafi tilleride qızıl qan,
Kılıçların ağızlarında kızıl kan,
Bulaqlarnm suvı yafilığ taşdımı?
Bulakların suyu gibi taştı mı?
Yalan bala, yalan gödek-ma'sum can
Çıplak bala, bebekler, masum canlar
Neyzelernin başlarıdan aşdımı?
Süngülerin ucundan astımı?
Ken yaylavga otmı ketti, yandımı?
Geniş yaylaya ateş mi düştü, yandı mı?
"Medeniyet" istegige qandımı?
"Medeniyet" isteğine kandı mı?
1921 (Bulaqlar)
MAHMUDHOCA BEHBÛDİY HÂTIRASI
Belgisiz qabrifmi qara tünlerde
Emelimnin samın yaqıb izledim,
Qızıl ve pâk qanın islerin saçğaç,
Küçsiz köyi yürişimni tezledim.
Emelimnin yulduzıkim, köz tikdi
Qara, cirkenç, ölim kânı-yerlerge.
Savâl berdim: "Yoqatgenim qayda?"-deb,
Özimni hem yutmaq bolga erlerge.
Qohdağı tutam-tutam gülini
Qabrin tapıb, saçmaq üçün tirişdi.
Gül ornıga zeher tiler muhitde
Unın qılgan bu işleri boş işdi.
Men-de âciz-u muhitnin aldıda
Cjabrin tapıb köz yaşımnı tökmekke,
Hemde aççığ hiddetim-le ul yerde
Aq kellelik, qara devni sökmekke.
Şunıfı üçün yulduz kebi yarqırab,
Elde qalgen ismin bilen turamen.
Şul ismni esleb, çızğan yolmdan
Yiraq ketmey, qımırlamay yüramen.
Aziz atam, qohmdagi güllemin
Matem güli ekenini bilmeysen.
Şâdlik güli köpden beri solganın,
Yer astıda, pâk ruhm-la sezmeysen.
Ene, sacdım qalbimdegi güllemi
Termak üçün çaqıramen qollarnı...
1920 (Bulaqlar)
1ŞQ
Usmanhça
İlk evvel gözümü ışq ile açdım,
Işqın meydânına qanımı sacdım,
Işqsız ölkelerden u anda qaçdım,
Ne zaman bağladım zünnarı ışqı.
Işq deye ayrıldım dinden, imandan,
Anlamam heç bir şey insaf, vicdandan,
Işqa secde etdim, boldım u andan,
Ne zaman qatl etdim küffârı ışqı.
Cennet benim üçün quru sahradır,
Işqın sahrâsıkim bana me'vâdır,
MAHMUDHOCA BEHBÛDÎ HÂTIRASI
Belgisiz kabrini kara gecelerde
Emelimin ışığını yakıp izledim,
Kızıl ve pak kanın kokusunu yayınca,
Güçsüz bir hâlde yürüyüşümü tezledim.
Emelimin yıldızı ki, göz dikti
Kara, iğrenç... ölüm çukuru yerlere;
Soru sordum: "Kaybettiğim nerede?", diye,
Beni de yutmak isteyen erlere.
Elindeki tutam tutam gülünü
Kabrin bulup saçmak için toplaşh.
Gül yerine zehir isteyen muhitte
Onun yaptığı bu işler boş işti.
Ben de âciz, o muhit karşısında
Kabrin bulup göz yaşımı dökmeye,
Hem de bütün hiddetimle orada
Ak başlı, kara deve sövmeye.
Bunun için yıldız gibi parlayıp,
İlde kalan isminle yaşıyorum.
Bu ismi hatırlayıp çizdiğin yoldan
Uzaklaşmadan, sapmadan yürüyorum.
Aziz atam, elimdeki güllerin
Matem gülü olduğunu bilmiyorsun.
Sevinç gülünün çoktandır solduğunu,
Yer altında, temiz ruhunla sezmiyorsun.
İşte, saçtım kalbimdeki gülleri
Dermek için çağırıyorum elleri...
24/9/2006
KAR KRİSTALİ ÇEŞİTLERİNE BAKIŞ
|
düşen kar tanelerini yakından incelersek bu kristallerin pek çok muhteşem şekilde olduğunu görürüz. hatta umduğumuzdan fazla . sağdaki tabloda gördüğümüz şekiller en çok rastladığımız türlerin sınıflandırılmasıdır. elbette çok özel kar kristallerinede rastlamaktayız.eğer gerçekten bunları merak ediyorsanız yazıyı takip etmeye devam adin resimleri büyütmek için üzerilerine tıklayın |
| kar tanesinin şekilleri |
|
basit prizma altıgen prizma en çok rastladığımız geometrik şekildir |
![]() ![]() ![]() |
|
|
işlemeli tabakbu da çok rastlanan bir şekildir. yıldıza benzeyen tabağa benzetebiliriz. yine altıgen prizma formundadır. işlemelri dikkat çekicidir. sanki bir ustanın elinde güzelce işlenmiş ve vitrine konulmuş gibidir. |
![]() ![]() ![]() |
|
|
|
parçalı tabak |
![]() ![]() The simplest sectored plates are hexagonal crystals that are divided into six equal pieces, like the slices of a hexagonal pie. More complex specimens show prominent ridges on broad, flat branches. |
|
|
ağaç modeliparçalı ağaç formu diyebileceğimiz bu şekilde kollar ve bu kollarında kendi yan dalları mevcuttur.genellikle daha iricedirler (2- |
![]() ![]() Stellar dendrites are clearly the most popular snow crystal type, seen in holiday decorations everywhere. You can see these crystals for yourself quite well with just a simple magnifier. (See Snowflake Watching for more about observing snowflakes.) |
|
|
Fernlike Stellar DendritesSometimes the branches of stellar crystals have so many sidebranches they look a bit like ferns, so we call them fernlike stellar dendrites. These are the largest snow crystals, often falling to earth with diameters of 5 mm or more. In spite of their large size, these are single crystals of ice -- the water molecules are lined up from one end to the other. |
|
The best powder snow, where you sink to your knees while skiing, is made of stellar dendrites. These crystals can be extremely thin and light, so they make a low density snowpack. |
devamı var devamı var devamı var
24/9/2006
KAR FOROĞRAFÇILIĞI TARİHÇESİ
| |
|
Pek çok bilim adamı kendisini kar tanelerinin büyüsüne kaptırmış, nedir? , nasıl oluşmaktadırlar ? , bu kadar muhteşem şekiller nasıl ortaya çıkyor? sorularının cevaplarını aramışlardır. işte burada bu bilim adamlarının önde gelenlerini ve çalışmalarını vereceğiz. | |
| 1611 -- Johannes Kepler | |
|
Although he doesn't refer to the atomistic viewpoint, Kepler does speculate that the hexagonal close-packing of spheres may have something to do with the morphology of snow crystals. Kepler was astute in recognizing that the genesis of crystalline symmetry was an interesting scientific question, and he also realized that he did not have the means to answer it. It would be 300 years before Kepler's question could finally be answered, requiring the development of X-ray crystallography. | |
| "Each single plant has a single animating principle of its own, since each instance of a plant exists separately, and there is no cause to wonder that each should be equipped with its own peculiar shape. But to imagine an individual soul for each and any starlet of snow is utterly absurd, and therefore the shapes of snowflakes are by no means to be deduced from the operation of soul in the same way as with plants." -- Kepler, 1611 [1] | |
| 1635 -- René Descartes | |
Filozof ve Matematikçi olanRene Descartes kar kristallerinin yapısının anaşılması üzerine bir çalışma yayımladı. Bunlar tabii ki çıplak gözle yapılan gözlemler sonucu yapılmaktaydı.şu aşağıdaki ilginç notta 12 köşeli olanlarının varlığından ve başka nadir yapılarından da sözetmektedir
"These were little plates of ice, very flat, very polished, very transparent, about the thickness of a sheet of rather thick paper...but so perfectly formed in hexagons, and of which the six sides were so straight, and the six angles so equal, that it is impossible for men to make anything so exact." "I only had difficulty to imagine what could have formed and made so exactly symmetrical these six teeth around each grain in the midst of free air and during the agitation of a very strong wind, until I finally considered that this wind had easily been able to carry some of these grains to the bottom or to the top of some cloud, and hold them there, because they were rather small; and that there they were obliged to arrange themselves in such a way that each was surrounded by six others in the same plane, following the ordinary order of nature." -- Descartes, 1635 [2] | |
| 1665 -- Robert Hooke | |
|
| |
|
| |
| 1931 -- Wilson A. Bentley | |
|
bu fotoğraflar kendi sitesinden görülebilir . W.A.Bentley web site. | |
|
| |
| 1954 -- Ukichiro Nakaya | |
|
| |
|
| |
| [1] Johannes Kepler, The Six-Cornered Snowflake, 1611; translated by L. L. Whyte, 1966 (Oxford Univ. Press). [2] F. C. Frank, "Descartes' Observations on the Amsterdam Snowfalls of 4, 5, 6 and 9 February 1634," J. Glaciology 13, 535 (1974). |
24/9/2006
KAR KRİSTALLERİ FOTO GALERİSİ


Simple Prisms


işlemeli tabak






ağaç modeli


Fernlike Stellar Dendrites







































































